hanımeli;
şehrin dar ve karanlık çıkmaz sokağındaydı evi.. yolun başından
itibaren yürümeye korkulacak bir yol. artık ezber etmişti işte o
yolları. el yordamına bile gerek duymayacak kadar her karesinde adımını
nereye atacağını biliyordu
nerdeyse. iki adım attıktan sonra karanlığın içinden gelen hanımeli
kokusu vardı, işte tam olarak şurdaydı. bir kısmı bahçe duvarından
aşağıya doğru sallanıyordu. her akşam ordan geçişinde mutlaka bir dal
götürürdü eve. görmese bile biliyordu oradaydı ve kokusundan seçiyordu..
bahçe sahibi olan müjgan teyze bir görse yemişti fırçayı.. ama
umursamıyordu, zaten görse bile kim olduğunu dahi seçemeyecek kadar
karanlıktı. yeter ki konuşmasındı, öksürmesindi.. susmalıydı, nefes
alışından bile, hatta hayır ayak sesinden bile müjgan teyze tanırdı..
çiçeklere her elini uzatışında müjgan teyze gayriihtiyari "erool" diye
bağırırdı.. ve parmak uçlarına basarak yavaşça uzaklaşmak kalırdı
geriye, elinde bir dal hanımeliyle birlikte... yine bir demet hanımeli
toplamak başka bahara kalmıştı...
...............
siyah kelebekler...
gölgelerde eski ve izbe yerlerde kalmışlar... susamışlar hasret
kalmışlar güneş ışığına. kapkaranlık bir odanın en kuytu yerinde
binlercesi, uçuşuyorlar... bilmediklerini özlemişler, özgürlüğü...
belki... bir umut... mücadeleyle birlikte uçmuşlar... karanlıkları
büyümüş onlar uçtukça, onlar uçtukça özlemleri büyümüş... öyle karanlık,
öyle karanlıkmış ki tek duyabildikleri birbirlerinin kanat sesleriymiş,
kanat sesleriyle birlikte birbirlerine çarpmadan... bilmeden..
görmeden.. nedensiz bağlanmışlar... en son kanat çırpışlarına kadar
harcamışlar ömürlerini...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder