22 Haziran 2012 Cuma

hanımeli;

şehrin dar ve karanlık çıkmaz sokağındaydı evi.. yolun başından itibaren yürümeye korkulacak bir yol. artık ezber etmişti işte o yolları. el yordamına bile gerek duymayacak kadar her karesinde adımını nereye atacağını biliyordu
nerdeyse. iki adım attıktan sonra karanlığın içinden gelen hanımeli kokusu vardı, işte tam olarak şurdaydı. bir kısmı bahçe duvarından aşağıya doğru sallanıyordu. her akşam ordan geçişinde mutlaka bir dal götürürdü eve. görmese bile biliyordu oradaydı ve kokusundan seçiyordu..
bahçe sahibi olan müjgan teyze bir görse yemişti fırçayı.. ama umursamıyordu, zaten görse bile kim olduğunu dahi seçemeyecek kadar karanlıktı. yeter ki konuşmasındı, öksürmesindi.. susmalıydı, nefes alışından bile, hatta hayır ayak sesinden bile müjgan teyze tanırdı.. çiçeklere her elini uzatışında müjgan teyze gayriihtiyari "erool" diye bağırırdı.. ve parmak uçlarına basarak yavaşça uzaklaşmak kalırdı geriye, elinde bir dal hanımeliyle birlikte... yine bir demet hanımeli toplamak başka bahara kalmıştı...

...............

 siyah kelebekler...

gölgelerde eski ve izbe yerlerde kalmışlar... susamışlar hasret kalmışlar güneş ışığına. kapkaranlık bir odanın en kuytu yerinde binlercesi, uçuşuyorlar... bilmediklerini özlemişler, özgürlüğü... belki... bir umut... mücadeleyle birlikte uçmuşlar... karanlıkları büyümüş onlar uçtukça, onlar uçtukça özlemleri büyümüş... öyle karanlık, öyle karanlıkmış ki tek duyabildikleri birbirlerinin kanat sesleriymiş, kanat sesleriyle birlikte birbirlerine çarpmadan... bilmeden.. görmeden.. nedensiz bağlanmışlar... en son kanat çırpışlarına kadar harcamışlar ömürlerini...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder