29 Haziran 2012 Cuma

sevmek..

bencilliktir, çünkü insan bencil bir varlıktır. sevme nedenleri de diğer nedenleri gibi bilinçli yahut bilinçsiz bir şekilde kendine göre hesaplar. sevdiğimiz insanlarda dikkat ederseniz kendinizden yani "ben" den bir parça görürüz,"ben" in eksik yönlerini tamamladığı için ve sevdiğimiz insanda kendimizi bulduğumuz için severiz, "biz" den bir parça olacağı için birliktelik devam eder... "ben" i sevip, düşündüğü için, "ben" in arzularına karşılık verdiği için devam eder... doğrusu şu ki sevme nedenimiz kendimizi çok seviyor olmamız...

küseriz sevdiğimize neden?
"ben" i kırdığı için
severiz mutlu oluruz neden?
"ben"i onure ettiği için
terkederiz bazen neden?
"ben"i onda göremediğin için, artık o sen değildir. sende değildir.

en büyük neden biz ve bitmeyen isteklerimizin çeşitliliği.

28 Haziran 2012 Perşembe

zifiri karanlık geceler;

gözlerini açtığında etrafta ne bir ses ne de bir nefes vardı. hiç olmadığı kadar yalnız ve hiç görmediği kadar biçâre..
kurtuluştu...
kaçıştı...
dibe vuruştu...

korkularından sığınmak için bir liman bulmalıydı, lakin o kadar yabancıydı ki gizlenecek hiçbir yer bilmiyordu...

bilmemek...? belki de en iyi şeydi kim bilir? yahut en kötü şey. bildiğin zaman yapman gerekenlerin kulesi yükseliyordu bir bir... ne olacaktı ya şimdi?

bir ay yükselsin istiyordu gecesini aydınlatmaya dair...
hayata dair... umuda dair, bir nebzecik olsun bir ışık görmek istiyordu. bir minicik parlak bir yıldız... her zaman gökyüzünü süsleyen yıldızlar yoktu. bir tanesi olsaydı yeterliydi. bir samanyolu istemiyordu ki...

yorgundu, gözlerinin altında oluşmuş çizgilerden ve çöküklükten belliydi ve uykusuzdu... gözlerini faltaşı gibi açsa da katran karası gecelerden dolayı hiç olmuştu...

kiralık vermişti isteklerini ve duygularını bir valize koymuş ucuna taş bağlamıştı... yapacağı tek şey onları denizin en derin yerinde salıvermek... onun için bile gidecek tek cıkış yoktu...

gitmek ve bir daha hiç gelmemek isteği...
kendinden gitmek ve bir daha dönmemek...
kendinden coook uzaklara taşınmak, göçmek... hicret...
ben...
ben aslında yoğum diyebilmek içindi tüm bunların hepsi...

'ben aslında yoğum'
söğüt gölgesi..

kökleri büyük bir uçurum kenarında olan asırlık söğüt gölgesi...

çok yüksekte bir tepedeydi meskeni, birbirlerine bağlılık yemini edenler o söğüdün gölgesinde söz verirdi. yolu öyle dar, öyle keskin virajlı öylesine tek adımlıktı ki herkesin cesaret edip bir tek adım dahi atacağı cinsten değildi...

iki ayrı köyün genci karar verdi o söğüdün gölgesinde gölgelenmeye, kuzeyin oğlu ve güneyin kızıydı... ikisi de gençliğinin vermiş olduğu deli cesareti başında, yoksa mümkün mü başka türlüsü...

bir gece sabah bozuyla birlikte yürümeye başladılar yola sırtını verip, aşağıya bakmadan o tek adımlık dar geçitten yürümeye başladılar...

agacın gölgesi yeryüzünün katmanlarının en derinine kadar uzanıyordu sanki, gökyüzüne doğru uzanan kısmından beş kat daha derin ve dağılmıştı... uçurumdan görüntüsü köklerin yarı kısmının dışarda kalanıydı.. nice kasırgalar, nice yağmurlar görmüştü söğüt kökleri ve gölgesiyle birlikte gece yıldızlara eşlik ederek duruyordu yerinde yeniden gelip söz verecekler için...

kuzeyin oğlu güneyin kızının gamzelerinde bulmuştu kendini kaybettikten bir süre sonra, saçlarından bağlama yapmıştı gönül mabedinin en mahrem yerine saklamıştı, ara sıra çıkartıp dertli dertli söylerdi karşı dağlardan sesi gelirdi... güneyin kızı, kuzeyin oğlunun gözlerinde boğulmak üzereyken çırpınıp zor kurtarmıştı kendini tabi buna kurtulmak denirse. mest etmişti onu gözlerindeki girdaplara iyice dalmadan kaçırıyordu bakışlarını hani az daha baksa ölüp gidiverecekti...

bir yanı uçurum olan dolambaçlı yollardan nihayet vardılar son ara uçurumu geçmesi için kuzeyin oğlu elini uzattı güneyin kızına ve rahat geçmesi için ayağını uçurumun diğer yanına koydu;

- gamzelerinde kaybolduğum, gamzelerinde kaybolmaktan medet umduğum tut ellerimden, seni asırlık söğüt gölgesine vardırayım, aşkımız da asırlık olsun...!
- gözlerindeki girdaplarda boğulduğum sana bakamıyorum, biraz daha baksam alıp gidivereceksin tüm bedenimle birlikte ruhumu sana teslim edeceğim şuracıkta, al ellerim senin olsun... asırlarca...

asırlık söğüt gölgesinde bağdaş kurup oturdular, kuzeyin oğlu gamzesinden yüz çevirdi sevdiceğinin, güneyin kızı gözlerine bakmaktan mahcuptu...! işte bu haldeyken birleşti elleri ve kuzeyin oğlu güneyin kızının ömrünü verebileceği yanağına bir buse kondurdu... acı hayatlarının en tatlı busesi buydu...!

ikisinin de dudaklarından bir kaç karmaşık kelime süzüldü, öyle ılık bir bahar akşamıyken birden sağanak boşalan bir yağmur sesi gibi coşkundu... çöl sıcaklığı kadar yakıyordu...bir söğüt gölgesi duydu, bir rüzgâr o kadar...
kalabalıklar içinde yalnız olmak..

insanın hem çok özlediği hem de uzak kalmak istediği yalnızlık... hem en uzağında hem de en yakınında olsun ister her daim... ne zaman arzu etse yanında bir dost eli görmek... ne zaman ihtiyacı olsa omzuna başını yaslamak ister. bunun zamanını iyi belirlenmemiş hallerde gelişigüzel hayatımıza serpiştirdiğimizde bunalırız işte ve tam o zaman sorun olur içimizde kalabalığın ve keşmekeşin ortasında buluveririz bir anda kendimizi. kalabalıklar üstümüze üstümüze gelir o an bir yığıntı halinde;

etrafında binlerce kişi olsa ne yazar?
binlerce kişi emrinde olsa ne yazar?

binlerce kişi senin emrine amade bile olsa insan bu hissiyatı duyabilir ve o an onun için günlerin geçmeyeceği kadar zor olan saatlerin dakikaların saniyelerin hatta gözünde büyüyüp bir yıl gibi geleceği zamandır.

dost elinin yanında olmasa da her daim omzunda olduğunu hissetmek güzel, ya da kötüdür onun yanında olmasa da elini çekmiş olduğunu bilmek.

zaten ne verebiliyoruz ki hayatta birbirimize gerçekten?

neyimiz var ki güler yüzümüz, merhametimiz, sevgimizden başka? oysa ne kadar da cimriyiz bu konuda, ne kadar da benciliz, ne kadar kıt, ne kadar tahammülsüz. burnumuzdan soluyoruz en küçük bir şeyde?

kızgınlığımız tavan yapıyor en olmadık şeyde;

hani örtmek ayıp ve kusurları?

hani affetmek hata ve yanlışları?

hani güvenmek?
dün..

doğduğumuz andan itibaren başlayan, her geçen günü kendisine ekleyen, muhasebe altında tutulan, başarı ve başarısızlıklarımızı emanet ettiğimiz ve yarınların güzel olması için ne yaptığımızın, nasıl bittiğinin önemli olduğu gün, bir daha asla erişemeyeceğimiz, ölüme her dakika yaklaşılan ve ne yazık ki hiç kıymeti bilinmeyen bir öksüz yavrucak;

paslanmış kalplerimizin zımparası ol(a)mayan...
kırılmış.. parçalanmış.. üşümüş... üşenmiş...
ne gereği gibi sevebilmiş, ne de sevilebilmiş...
duymadan.. doyamadan diğer güne eriştiğimiz..
kulaklarımızı sağır edercesine sessiz çığlıklara karışmış...
yarım yaşamışlık üzerine bir de çocukluk çeketin gibi kalmış; dar, soluk, kolu kısa...
köhne, virane, unutulmuş, çürümüş... en uzak dağın tepesinde ve kayaların arasında sıkışmış...
ulaşılamaz artık nafile...

dünden tek kalan türkülerdir, dünü içinde yaşattığımız yarınlara;

başın öne eğilmesin
aldırma gönül aldırma
ağladığın duyulmasın
aldırma gönül aldırma
kim var..

bazen hiç umrunuzda olmayandır..

efkârınızdan gözünüz hiçbir şey görmediğinde. düştüğünüz bir kuyunun en dibinde olduğunu hissettiğinizde bir merdiven var mı diye bakınmadığınızda..

o zaman öyle bir zamandır ki; bütün hıncınızla koştuğunuzda ayağınıza çelme takan kimmiş diye kafanızı çevirmeye vaktiniz olmadığında..

bir amaç için dört nala giderken arkanızdaki seslere aldırmadığınızda..

bir dert için iki elinizi başınızın arasına alıp omzunuza dokunan için kafanızı dahi kaldıracak dermanı kendinizde bulamadığınızda..

bir sevinç için ayaklarınız yerden kesildiğinde, sizi nefretle izleyenleri görmediğinizde..

bir de kafanızı kuma gömdüğünüzde sizin bir göz olsun acaba "kim var" diye düşünmediğiniz oysa farkettiğiniz andan itibaren üzerinizdeki bir çok gözün farkında olduğunuzdur...

olsundur,

olur öyledir...
mürekkep..

insanoğlunun en harikulâde buluşu.. buluştan da öte, kardeşi, annesi, babası, yol arkadaşı, sevgilisi, çocuğu, abisi, ablası...

düşüncenin renklendirilmiş, az tatlandırılmış, az su katılıp ayran yapılmış, az kahve konulup keyiflendirilmiş, az asit sunulup yakılmış... susuzlara su, yalnızlara dost olmuş.. harflerle birlikte buluşmuş, kaynaşmış, hem dem olmuş öyle sunulmuş... bazen kendine, bazen başkalarına.. anlayanı çıkmış, sevip beğenmiş, kusur bulanı çıkmış sırt dönmüş... kimi bulaşır diye korkup ürkmüş... kimisinin dert ortağı olmuş.

varsın lekelensin üstüm başım... bulansın mürekkebe, ola ki bulandığım o olsun...

gün gelmiş kan gövdeyi götürürken, bir imza ile gözü yaşlı anaların mendili olmuş...
gün gelmiş bir milletin kurtarıcısı
gün gelmiş bir milletin musallatı olmuş...

eline yakışan da almış, yakışmayan da...
eline lazım olmayan da kullanmış, olan da...

suçu var mıymış...?

bir adı özgürlük, bir adı esaretmiş...
sevgiyi tüketmek..

bir kurdun ağacı kemirmesi gibi küçük belki göremeyeceğimiz kadar küçük şeylerdir sevgiyi tüketen. zamanla oluşmuş olayların ardından gelen koskoca çınar ağacına benzetebileceğimiz sevgiyi. onun kökleri yerin metrelerce derinliklerinde dallarıyla nerdeyse gökyüzüne uzanır.

mavilikleri görür, yeşilliklerle birliktedir. kış ve yaz doğasına uygun hareket ederek kendisi için gerekli olan şeyleri yeşertir içinde... sonra biraz fazla sularsın, biraz fazla savurursun rüzgarlarını, güneşini iyi vermez, yosun bağlatırsın bir yanını orda yavaş yavaş küçük kurtlar ürer. orası hep gölgede kalır, hep yosunlu kalır bir ara, bakıp temizlemezsin...

büyür içinde büyür ağacın içine sızar yer sürekli kendini yaşatmak için yemeli cünkü. o kendini yaşatmak için yerken içinde barındığı sığındığı sevgiyi tüketir, farkında olmaz o işine bakar.

köklerine kadar indiğinde bu kurt artık ağacın bir tarafı tamamen kurumuştur. kalbin bir tarafı gibi... ve sevgiyi tüketmek onun yüceliğinden emin olmakla olur çoğu zaman... o kadar eminsin ki düşünmezsin bile ne yapabilirsin ki koskoca çınar ağacına... sen yer semirir büyürsün o kurudukça kurur derdinden de demez...

çınar ağacı sevgiyle büyütürken kurdu içinde, kurt o sevgiyi görmez..

22 Haziran 2012 Cuma

bir karanlık gece...
sus pus olmuş, sessiz sedasız beklemekteydi..
yıldızların arasından bir tanesini saklamıştım, çalmışlar..
oysa en parlak yıldızın tam orta yerindeydi evim. billurdan sarayım vardı, gümüşten pencereleri olan..
altın tokmağıyla birlikte pek bir heybetli duruyordu. her soran 'bu kimin?' diyordu.. içi hem öyle sade, hem de öyle güzeldi ki... kristalden yapılmış bir konsol vardı orda fotoğrafların olduğu. bazen çıkartıp bakardım uzun uzadıya seyre dalardım onları...

bir akik taşlı verandam vardı çalmışlar...
her sabah mütemadiyen kalkıp bir demlik çayı tek başıma içerdim..
bazen dostlar gelirdi ziyaretime, onlara da ikram ederdim, çok beğenirlerdi..
haftada bazı günlerdi o zamanlar genellikle içinde değil bahçesinde dolanırdım..
güller, papatyalar, kasımpatılar, laleler hem de sarı laleler...

hatta bir gün oraya ziyaretime çok sevdiğim bir sanatçı da gelmişti ama söylemem...
cünkü söyleme demişti kimseye. tüm magazin tayfası peşindeymiş de bir sakin,
huzur dolu kafa dinlemeye bir yer arıyordu ağırlamıştım onu da yarım gün boyunca.
tatlı kurabiyeyle birlikte pişmaniye yemiştik.. çayın yanına yakışmışlardı, gerçi o sohbete
ne yesek yakışırdı sanıyorum...

ona da söyledim şaşırdı, yine bir gün ziyaretime gelmiş haberszce bulamamış beni aradı
hani ya senin o eşi benzeri bulunmayan billurdan yıldızların üstünde olan evin diye sordu..

ben ona sadece "yok" diyebildim...

nasıl oldu..?
neden kayboldu..?
bir daha gelir mi bilemedim...

hiç kaybolsun istemiyordum, ama aldı başını gitti geldiği gibi işte... neylersin.

gelirken nasıl belirdin böyle birden bire diyemediğim için giderken de tek kelime etmeye hakkım yoktu..

veren almıştı...

kıymet mi bilememiştim, yoksa çalınmış mıydı farkında değilim.

ama sonraları çalındığına kanaat getirdim. aramaya çıkmadım, tevekkül ettim... demek ki bu kadar saltanat yetermiş..

bol köpüklü bir acı kahvelik hatrım vardı çalmışlar mı yoksa kırk yıl mı dolmuştu bilemedim...
bakıp durdum sadece öyle, başımı önüme eğip sessizce çalınmış olan karanlık geceme geldim..

yaz aylarından kalma bir tatlı esintim,
karlı dağların yamaçlarından miras bir demet kardelenim,
bir tarla dolusu gelinciğim vardı... almışlar da bilemedim...

bir...

neyse...
güneş tutulması..

bir anda gelen, sevdiklerimize asla yakıştıramadığımız yitiklik. güneşinse eğer kaybettiğin hayatında bir tutulma yaşatandır. zamanı durduran, o andan itibaren hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını ve uğraşıp didindiğimiz bu hayatın aslında kocaman bir sıfırdan ibaret olduğunu yüzümüze bir tokat gibi çarpan...

'gitme' diye ardından yaktığımız ağıtların gökyüzüne doğru dağılarak yükseldiği sadası ve gökyüzünden sağnak halinde yere doğru tekrar inen ılık yaz serintisi dağılır yanaklardan aşağıya doğru.. için için, saklanarak kendini atsan da köşelere doğru gözlerindeki donuk bakışlar verir seni ele.. kolay mıdır ki, hayatında yaşadığın güneş tutulmasında etrafın karanlık olmaması... ne kadar uğraş versen de hep 'keşke daha fazla' deme sebebin..

vakitsiz...

ne zaman vakti oldu ki?

sahi ölüm vakti nedir...? sorsalar bir hakkımız olsa sevdiklerimize bir ölüm vakti tayin etsek birlikte...

ne olurdu...?
ne zaman olurdu...?
nasıl olurdu...?

sahi böyle bir vakit var mı yakıştırdığınız...?

"ben seni utanç ile titrerken gördüm.
ölünceye kadar seni bekleyecekmiş,
sersem.
beni seni beklerken ölmem ki..."

13 haziran 2011 dedemin anısına..
bir 'suskun gemi' hikayesi;

deniz ve mürekkep..


korkunç bir fırtınanın ardından korkudan sımsıkı yumduğu gözlerini hafifce araladı ve etrafına bakındı.. yıkık dökük güverteye düşmüş bir yelken, ıslak ve kaygan bir zemin ve etrafa dağılmış ağır bir koku. yaklaşık dokuz yıldır bu gemide yolculuk ediyordu ve çok fırtınalar görmüştü, hatta daha kötülerini.. evet kesin bu sefer öleceğim dediği kadar da şiddetliydi üstelik onlar. ya sonrasında güneş yine en tepeye oturmuş ve hiçbir şey olmamış gibi onu izliyordu. güneşin en çok bu haline kızıyordu..

şimdi mi geldin?

daha önce neredeydin?

şimdi her zamanki gibi kaygan zeminde düşmemek icin tutunarak zar zor kendine bir çay aldı.. yine alay eder bir gülümsemeyle güneş dikilmişti tepesine..

ne var?

yine mi sen?

bu sefer gitmeyeceğim dedi lakin, nerde... hiç mi gece olmayacaktı?

hiç mi?

hiç mi rüzgar esmeyecekti?

git başımdan dedi...

git...

dümen geminin gövdesinden ayrılmıştı.. rotası yoktu, hep dua ile ilerliyordu...

hep dua...

deniz... sonu, ucu bucağı olmayan... gitmek istemediğin kadar yolu olan sonsuz mavilik...

ve mürekkep... sonu, ucu bucağı olmayan... yazmak istemediğin kadar yolu olan sonsuz mavilik...

ne kadar da benziyorlardı...

ikisine de hayranım azizim..
yıktın perdeyi eyledin viran..

uzun zaman olmuştu ve artık hiçbir önemi yoktu.. şimdi kendini önemsizliğe hapseden şeylerin hiçbir zaman önemli olmamış mı?

önemsizsin
önemsizim
önemsizler
önemsiz..

önemli???

yahut budur;

gereksizsin
gereksizim
gereksizler
gereksiz..

gerekçe???

önem ve gerekçeler değiştikçe mi değişir insanlık boyutu.. yoksa insan her zaman mı insandır? adam her zaman mı adamdır..? söz her zaman mı sözdür?

yoksa;

söz gümüşse sükÛt altındır...

yıllarca yapmaya çalıştığın güven kulesi 5 dk.da yıkılır mı, yıkılır... yıkılsın..

yıktın
yıktım
yıktınız
yıktılar

yıkık?

kırdın
kırdım
kırdınız
kırdılar

kırık?

ve sonra;

yalnızdım
yalnızdın
yalnızdık

yalnızlık?

iki yalnızlıktan bir yalnız çıkmaz azizim... kaybolur gider...
gündoğumu ve sessizlik...

yıldızlı bir geceydi, ay ışığıyla süslenmiş sokaklarda tek bir nefes alış bile rahatlıkla duyuluyordu.. yeni tomurcuklanmış yediverenlerin ardındaki geniş verandalı evin balkonunda tüm sokağı aydınlatmaya yetecek kadar ışıltılar vardı..

uzaktaki gürültüler evin duvarlarında çınlıyordu, lakin içeride eski bir plakta çalan musiki o kadar doldurmuştu ki evi dışardaki gürültülerin farkında bile değillerdi.. evin hemen yanından gelincik tarlasına çıkan kücük bir patika vardı. orada mahallenin en yaramaz veledinden, en yaşlı amcasına kadar gün boyu insan eksik olmazdı hatta günün her saati.

o, camın yanındaki kanepede, elini şakaklarına koymuş hiç kımıldamamacasına gelen geçeni gözlerdi.. bir gün onunda kapısını çalacaklar ve gelincik tarlasına çıkmak için davet edecekler diye geçirirdi içinden. hiçbir zaman tek başına o patikadan yukarıya çıkma cesaretini gösterememişti.. aslında onun düşüncesi patikadan sonra geçtiği gelincik tarlasındanki sonsuz mavilikti.. büyükbabasının balıkçı teknesiyle birlikte karşı kıyıdaki hep hayallerindeki yere ulaşmaktı. büyük beyaz köpükleri seyredalıp, kayığın nasıl dalgalarla boğuştuğuna şahit olup o karşı kıyıya ulaşmak. rota bilgisi yoktu, sadece iyi bir iç sesi vardı, hiçbir zaman muhabbetini kesmediği. lakin o fazlaca karamsardı.. azıcık da korkuları vardı yenmesi gereken, hiç üstüne gitmeyip her zaman büyük bir özenle besleyip büyüttüğü korkuları.. onu yolda ilerlerken yaşayacağı kötü şeylerden koruyacak olan korkularıydı. yahut öyle düşünüyordu.. yola çıkmasa korkularıyla başbaşa kalmayacaktı ve bu konuda haksız sayılmazdı. kendisine binlerce bahane öne sürebilirdi..

kalmalıydı.. gitmemeliydi..

kalmalı mıydı? gitmeli miydi?

neden gidecekti ki? kendine tek bir sebep bile gösteremedi korkularından dolayı..
bir kılavuz gerekliydi ona.. evet, evet.. yol haritasını iyi bilen, ulaşmak istediği yere onu ulaştıracak sağlam bir rehber..

saatlerce tüm bunlarla hemdem olurken, kafasını kaldırdığında geceyle birlikte gelen sessizlik yerini gün doğumuna bırakmıştı yavaş yavaş..

etraf aydınlanırken, onunla bir aydınlanan semaya doğru duaya açılmış bir çift el...

nemli gözlerle duyuyordu geceyi ve güneşin doğmasını beklemişti şu saate dek.. tek hatırında kalan karanlık ve sessiz gece..

yıldızlar gözlerin

ay ışığı yüzün

yediveren yüreğindi..
...
bugün günlerden dua günü, saat seherin kızıllığına beş var.. her yer zifiri karanlık olmasına rağmen sokaklar gebe güneşin doğuşuna.. bu kuş cıvıltıları da nereden? karanlıklara gizlenip, doğacak güneşi karşılamak için hep bir ağızdan tempo tutuyorlar.. bir mezarlık yanından geçiyor yol.. bir çeşme başından..

yolların tarifi mümkün olmayan imkansız, yürünmez hallerine aldırmayanlar ulaşıyorlar sadece vuslata.. güneşin batışıyla birlikte oluşan kızıllık geçeli çok olmuş.. doğuşuyla birlikte her gölge kaçacak kendi yoluna, ahd etmiş, azimle yürüyen o taşlı dikenli yolların en ücra köşelerine saklanmış büyük kalabalıklar var her bir çakıl taşının ardında.. ayağına batan gölgelere aldırmadan yürüyeceksin, olmayacak sendeleyeceksin... öyle bir çamur deryasına uzanacak ki ayağın hani adım atsan içinde boğulacağın bir umman.. bittim, tükendim derken, yorgunluktan bitap düşmüş, yürümekten dermansız kalmış dizlerini ovuştururken, her karanlık yol aydınlığa ulaşacak bir kez daha.. en beklemediğinde, hep rüyalarında gördüğün o mutlu sona ulaşacaksın... belki inanamayacak yüzlerce kez gözlerini ovuşturacaksın...

evet bu sana sabrından, azminden, cesaretinden kim bilir belki de cahilliğinin verdiği bilgisizlikle birlikte ama hep ümit ederek, inanarak, coşkuyla yürüyüp hiç aldırmadan basıp geçtiğin gölgelerin hatrına verilmiş armağana ulaşacaksın..

bu bir rüya olmalı dediğin an, aslında bir rüya olmadığına anlayacaksın...

'inanamıyorum' narası o kızıllıkla birlikte kaybolan karanlıklarla güneşe karışacak kendi yalnızlıklarına...

bir gün

bir gece

bir ay

belki bir ömür...

gölgenin kızıl saçları rüzgarda salınacak bir rüya gibi...

hiç durmadan dua edeceksin...

unutma günlerden dua günü...

aylardan rüya...
gölge ve insan..

bazen boynu bükük tek başına kalmak kendinle...

bir ucu ihanetin, bir ucu inanmanın karanlığı ve en başında sevme. sev-me dercesine sunar gölgelerin ardına sığınanların ortalarda görmezsiniz cisimlerini, hayal meyal hatırladığınız bir tek isimleri vardır, bir de gölgeleri hayat izinizde... gölgelerini almak istemezler, cisimlerini alıp gitseler bile.. gölgeleri giderek büyür sizden uzaklaştıkça. onlar gölgeleriyle varolanlar, insan suretine bürünmüş eski hikayeler arasında belki bulabileceğiniz korkaklar! gölgelerini size bırakıp giderler, cünkü o korkaklar gölgeleriyle bile yüzleşmek istemezler... karanlık yüzünü yansıtır kendilerinin cünkü onlar kendilerini siyahların içinde görmek, bilmek, tanımak istemezler... ne zaman kendi gölgesini hatırlatmaya çalışsan, duymazlıktan gelirler... ne güneşin sıcaklığıyla ısınır, ne yağan karın soğuğuyla donarlar, hissizler... onlar aslında 'hiç'ler.

gölge oyunlarına maruz kalmıştınız, onlar sahnedeydiler fakat alkışsız indiler...

karanlığın içinde bırakmaya çalışırlar sizi gölgeleriyle, kendi korkularını size bulaştırmaya çalışırlar oysa sadece karanlık yüzlü insanlar kendi gölgelerini görmekten korkarlar...

sür manşet!


eski ve ahşap bir evin köhne odalarını kol geziyordu kızıllık.. rutubet kokulu duvarlarına ait çizgilerle birlikte, nemli ve soğuk olmasına rağmen bir ışık hüzmesi pencerenin kenarından sızıyordu içeriye... cam olduğu gibi kaplıydı eski yıllara ait gazete küpürleri, eskiye ait haberlerle dolu bi oda dolusu resim.. gözüne bir haber ilişti; zaman bir on yıl öncesine aitti..

ailesi tarafından terk edilmiş yaşlı bir çift elele eski ahşap bir evde ölü bulunmuştu.. ne garipti. garip olan habercilerin peşinden koştuğu ve haber niteliği taşıyan kan gölüne çevrilmiş bir oda değil, onların yüzündeki tebessümdü.. ne yaşamışlardı ki yüzlerinde bu gülümseme kalmıştı habercilerin yakalayamadığı oysa tüm hayat boyunca peşinden koştuğun ve yakalamaya çalıştığın o tatlı tebessümleri.. işte esas haber onları birlikte yaşamaya ve yaşlanmaya ahd etmiş o tatlı gülümsemeleriyle.. ne olursa olsundu.

bu evi tutalım.. rutubet ve nemli olmasına rağmen gazete haberindeki yaşlı çift hatrına bir gülümseme de bize armağan ederlerdi belki, kim bilir...
uykusuz;

çaresizlik icinde gözlerini ovuşturup, ellerinin arasına başını koyup öylece kaldığında saatlerce, kaç güneşin üzerine doğduğunu artık sayamadığında...

ve yatağına uyumak için girdiğinde uyuyamayıp, sadece yorgunluktan bitap düşmüş bir halde sızdığında anladığın, sana mutlaka birinden acımasız bir hediye olarak taşıyacağındır... ta ki kendi isteğinle artık bırakmalıyım bu gömleği deyip, çöpe attığında kurtulduğun..

biraz zor evet ama imkansız olmamalı...
bir damla ılık tuzlu su...

derinlerden doğan, hasret içinde.. özlem hamuruna düşmüş... ıssız yollarda... koca şehir üstüne üstüne gelir, nedenleri kadar karanlıkları büyütür, niçinleri kadar yolları uzar.. bekler bir damla ılık tuzlu su, ılık tatlı bir suya dönüşmek umuduyla birlikte...
ben ve kendim;

'bizimkisi bir yol hikayesi' diye başladı.. tüm arzu ve özlemlerimizi bir valize koyduk, elbette kırılmış umutlar ve yere bir hınçla fırlatılmış kristal bir vazo gibi olan kalbimizi de unutmadık diğer önemsiz bir kaç parça eşyayı alırken... onun da tüm parçalarını bir poşete sarıp sarmaladık. ya acı içinde kıvrandığın günler orada çekmecenin en ücra köşesinde mi kalacaktı taşınırken. senden sonra gelen kiracıya bir ipucu öyle mi? onu da yine de güzelce katlayıp arada çıkarıp bakmak üzere nazikçe yerleştirdik elimizi attığımızda kolayca bulabileceğimiz öndeki o çok pratik olan fermuarlı göze...

tüm cadde ve sokaklarla vedalaşmaktı tüm arzumuz fakat hiç çaktırmadan kendimize sanki bir kaç günlüğüne gidiyormuş gibi aheste aheste ayrıldık kendimizin bulunduğu mahalleden... yok yok bilemedim ben şimdi eski zamandı.. aslında tam olarak şöyle olmuştu olay; kaçıyormuşcasına bir gece vakti, daha sabah bozu inmeden kendimize bile duyurmadan, kendimizin yanağına uyanmasın diye bir öpücük kondurmadan kaçarcasına çıktık şehirden...

tüm isteğimiz kendimizi kandırıp, ağrısız ve acısız bir şekilde kendimizden kaçmaktı... oysa her şeyimizi alırken kendimizi de almıştık farketmeden.

kendimizin bulunduğu şehirden ayrılmak üzere valizimizle birlikte çıktık yola dedim ya... yollar kendimizin bulunduğu önce sokaktan, sonra mahalleden, sonra ilçeden ve şehirden uzarken valizin icindeki kırık kristal vazo birbirine çarpıp tiz bir ses çıkarıyordu inceden. epeyce uzaklaşmıştık artık diye düşünürken tam köşeyi döncektik ti kendimizle buluşturdu yol bizi..

dedim ya bizimkisi bir yol hikayesi... acı sokağında, umut apartmanında, belki ilçesinde, yürek yangını şehrinden yola çıkılmış, ümit sokağına, ya eğer şehrine, kim bilir ilçesine doğru giden bilet almıştık... kendimize kavuştuk kırık kalbimiz, acı, yürek yangını dolu vazilimiz elimizde köşe başında öylece kalakalmıştık... her adımda biraz daha ağırlaşıyordu sanki valizimiz...

bir bakkal vardı köşe başında adres bilmiyorduk lakin

afedersiniz burası 'ya, eğer şehri mi' diye cılız ve kaygılı bir ses tonuyla seslendi kendimle birlikte ben.. nereden geliyordunuz..? şey biz yürek yangını şehrinden yola çıktık burayı tarif ettiler... valizimiz de kendimizden ağırcana artık taşıyamıyoruz oldukça yorulduk...

yerleşim icin sorduğumuzda ümit sokağı, kim bilir ilçesi burasını tarif ettiler..

burası değil mi?

ya, eğer...

belki...

ümit...

kim bilir...

o kadar tarife rağmen sustu ve öylece uzunca baktı bakkal kendime ve bana... ve ben artık tek kelime bile soracak takatım kalmamıştı... ondan sustum kendimle birlikte artık kimseye bir şey sormayacağım dedim.. elbet bir gün istediğimiz adrese ulaşacaktık. lakin adres neydi?

ya, eğer...

belki...

ümit...

kim bilir...


evet kim bilir?
sen hiç ateşböceği gördün mü?

sevinçle etrafını aydınlatmaya çalışan ve kendi aydınlığında kaybolan...

uzaksan..

yakınsan..

uzak olduğun kadar yakın
yakın olduğun kadar uzaksan...

ateşböceğinin aydınlığı seni kör etmez korkma! onlar yere düşmüş yıldızlar gibidir...

şaşkınsan..

garipsen..

şaşkın olduğun kadar garip
ve garip olduğun kadar başkaysan...

sen olduğun kadar başkası
ve başkası olduğun kadar ötekiysen...

karanlık bir sokakta yürürken ateşböceklerinin dansına rastladıysan şaşırma...

şaşırma çünkü hiçbir şeye şaşırmaman gerektiğini öğrenmiştin ya hani... hani en kötüsüne hazırlanmıştın hep. işte bir gün...

bir gün olduğu kadar dün isen
ve dün olduğun kadar yarınsan utanma...

belki yine 'dün' gelecek 'yarın' kim bilir?
"hayat kısa,
kuşlar uçuyor."

dedi ve indirdiği gözlerini hiçbir zaman tam olarak bakmadığı maviliklerden aşağı doğru... ne demek istemişti tam olarak kimse anlamadı, anlaşılmadı, anlaşılamamıştı.

bir hiçlikten diğerine doğru koştururken zamanı durdurmak istemiş, olmamıştı... koştururken ayağı takıldı sendeledi sadece... cünkü düştüğünü ne hayal etmek ne de düşünmek istiyordu. düşse bile çabucak kalkıp 'acımadı ki' diyordu...

zaman artık hiç olmadığı kadar yavaş geçiyordu, onca koşturmasına rağmen... her gün güneşin doğması ve her akşam batması arasında sadece on dakika kadar olmasına rağmen aynı günü yaşıyordu defalarca, defalarca... aynı günü ve aynı dünü yaşıyordu. zaman içinde kaybolmuş gibiydi. takvim yaprakları da olmasa hani yemin bile edebilirdi her gün aynı pazartesiyi yaşadığına.

kafasını tekrar kaldırdı, güneşin aydınlığı kör edercesine parlaktı.. ve yine kuşlar uçuyordu.
hanımeli;

şehrin dar ve karanlık çıkmaz sokağındaydı evi.. yolun başından itibaren yürümeye korkulacak bir yol. artık ezber etmişti işte o yolları. el yordamına bile gerek duymayacak kadar her karesinde adımını nereye atacağını biliyordu
nerdeyse. iki adım attıktan sonra karanlığın içinden gelen hanımeli kokusu vardı, işte tam olarak şurdaydı. bir kısmı bahçe duvarından aşağıya doğru sallanıyordu. her akşam ordan geçişinde mutlaka bir dal götürürdü eve. görmese bile biliyordu oradaydı ve kokusundan seçiyordu..
bahçe sahibi olan müjgan teyze bir görse yemişti fırçayı.. ama umursamıyordu, zaten görse bile kim olduğunu dahi seçemeyecek kadar karanlıktı. yeter ki konuşmasındı, öksürmesindi.. susmalıydı, nefes alışından bile, hatta hayır ayak sesinden bile müjgan teyze tanırdı.. çiçeklere her elini uzatışında müjgan teyze gayriihtiyari "erool" diye bağırırdı.. ve parmak uçlarına basarak yavaşça uzaklaşmak kalırdı geriye, elinde bir dal hanımeliyle birlikte... yine bir demet hanımeli toplamak başka bahara kalmıştı...

...............

 siyah kelebekler...

gölgelerde eski ve izbe yerlerde kalmışlar... susamışlar hasret kalmışlar güneş ışığına. kapkaranlık bir odanın en kuytu yerinde binlercesi, uçuşuyorlar... bilmediklerini özlemişler, özgürlüğü... belki... bir umut... mücadeleyle birlikte uçmuşlar... karanlıkları büyümüş onlar uçtukça, onlar uçtukça özlemleri büyümüş... öyle karanlık, öyle karanlıkmış ki tek duyabildikleri birbirlerinin kanat sesleriymiş, kanat sesleriyle birlikte birbirlerine çarpmadan... bilmeden.. görmeden.. nedensiz bağlanmışlar... en son kanat çırpışlarına kadar harcamışlar ömürlerini...
virane..

gökyüzünden yeryüzüne sadece tek bir damla düştü...
tek bir yıldız kaydı..
ve tek bir kuş öttü gecenin karanlığında...
bir gün doğacak olan güneş beklediği halde doğmamıştı henüz.
tüm bunların hepsi neyin işareti olabilirdi ki?
yıllar boyunca avucunda kalan tek şey yüreğinde duyduğu ağır bir yorgunluktu..
ve derin sızıları kapanmak üzereydi, bir daha açılmamacasına kapanmak...

cünkü uzun zamandır ölmek istiyordu..
ölmek istedi
ve öldü...

duygularını kaybetmişti kayan tek yıldızla birlikte...
tek gecelik bir sabahta
tek güneşi bekledi...
olmadı...

suçlu muyum diye sordu

suçluydum evet:

inandım...!
şeytan...

insanın apaçık ezeli düşmanı.. en zayıf yerinden yakalayan, ağına düşürmek için en zor zamanını kollayan iblis. sonsuz kere azap görmenden müthiş keyif alan kovulmuş... kibirden nefsinde ulaşabileceğin en yüksek yere inşa ettiği kumdan kalesiyle bekler seni sarayında... o kaleyi sana öyle süslü, öyle güzel gösterir ki yakuttan ve elmastan zannedersin...

tek temennisi evine daha fazla insan çağırmış olmak.

isyankar; insanlarda görmek istediği tek arzusu alemlerin rabbi olan allah'ın emir ve yasaklarına başkaldırmış olmak.. "sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(allah) dedi: "kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım." (araf suresi, 11-18)

"gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin.
o, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır"
(fatır suresi, 6)

ilk avı; hz adem
sinsince insanların kalbine nükseden...
ilk isyanın baş müsebbi
ilk kanı; habil ve kabil...
ilk yalancı ve yalancıların başı; ve: "gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti. *

kanma...! ve inanıp yanma...!
suskun gemi..

kalakaldı bir caminin avlusunda, nasıl ve ne zaman gelmişti. hiçbirşey hatırlamıyordu..
sürekli acılarını hatırlamaktan yıpranmış beyni ona yardımcı oluyordu, belki de bir çeşit tedaviydi bu. gecenin zifiri karanlığından, sabahın boz vaktine kadar uykusuz kalan gecelerde gözlerini tavana dikmiş öylece bakıyordu saatlerce.. ne sancılar bitiyor, ne acılar yineleniyor, ne üstüne çöreklenen zifiri karanlık dağılıyordu.. yıllardır rüzgarın uğultusu hiç gitmiyordu kulaklarından yaz gecelerinde bile. öyle ki ağustos sıcağında bile üşüyordu..

sen hiç kış gecelerinde üzerinde hiçbir şeysiz uyudun mu? kemiklerine kadar işlemiş soğuktan yanan ve kaskatı olmuş vücudunu hareket ettirmeye çalışırken ellerine hohlayarak ısıtmaya çalımış ve yetmemiş defalarca hayalleri çalınmış...


çaydanlıktan çıkan buharla ısınmaya çalışan, en son duyduğu sıcaklık tuttuğu çok şekerli çay bardağında olan...


sahi, sen hiç unuttun mu?

peki, hiç sustun mu?



sen..

aslında olmadan hiçbir şeyin anlamı olmayan 'sen'.. sevmenin, sevilmenin, yalnız kalmanın, gülmenin, güldürmenin.. yemekteki tuz miktarının, çayındaki şeker oranının bile farkı olmaz senin için olmadan 'sen'.. öyleyse olmalısın, hayatı sindirerek yaşamalısın

hayat ne garip;
'hayat' öyle keskin bir bıçak, şimdi dayanmış gırtlağa soruyor zaman zaman sorduğu sorusunu.. 

'hayat' bazen yanlışlıkla içtiğin bir bardak çamaşır suyu yakıyor boğazını ve birazdan midene inecek alev topu.. 

'hayat' kimi zaman bir dilenci, kapını çalıp, yalvarıp yakarıp elinde avucunda ne varsa alacak kadar yüzsüzce istekler peşinde olan dilenci.. yaşamak için kendine ait olanları vermemelisin.. 

'hayat' kimi zaman oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi arsızca ağlamakta.. 

'hayat' çok az zamanlarda 5 çayı.. yanında bir miktar bisküvi olsa da o anlar bir kaç yudumla biter ve sen hep yenisini doldurmak için bir kez daha deniyorsun... 

'hayat' çoğu zaman bir kör kuyu dibinde iki kapısı olan ve o iki kapıda iki yabancı misafir. ikisi de kapıyı kıracak kadar kuvvetli çalmakta.. peki hangisini açacaksın? kızma.. hiçbir şeye ve kendine.. cünkü ne olursa olsun tüm bunların 'sen' olunca anlamı var ve işte bu yüzden sen değerlisin.. 

hiçbir şey bitmedi, bazen her şey bitti derken başlar aslında 'sen' olduğun sürece,.. zaten her bitiş de bir başlangıç değil midir?