deniz ve mürekkep;
korkunç bir fırtınanın ardından korkudan sımsıkı yumduğu gözlerini hafifce araladı ve etrafına bakındı.. yıkık dökük güverteye düşmüş bir yelken, ıslak ve kaygan bir zemin ve etrafa dağılmış ağır bir koku. yaklaşık dokuz yıldır bu gemide yolculuk ediyordu ve çok fırtınalar görmüştü, hatta daha kötülerini.. evet kesin bu sefer öleceğim dediği kadar da şiddetliydi üstelik onlar. ya sonrasında güneş yine en tepeye oturmuş ve hiçbir şey olmamış gibi onu izliyordu. güneşin en çok bu haline kızıyordu.. alay eder gibi, sanki hiçbir şey olmamış gibi...
şimdi mi geldin?
daha önce neredeydin?
şimdi her zamanki gibi kaygan zeminde düşmemek icin tutunarak zar zor kendine bir çay aldı.. yine aynı alay eder bir gülümsemeyle güneş dikilmişti tepesine..
- ne var?
- yine mi sen?
bu sefer gitmeyeceğim dedi lakin, nerde...?
hiç mi gece olmayacaktı?
hiç mi?
hiç mi rüzgar esmeyecekti?
hiç mi fırtınanın kucağına atmayacaktı?
hiç mi korkularınla başbaşa bırakmayacaktı?
hiç mi tuzlu suyla seni yıkamayacaktı??
- "git başımdan" dedi;
"git...!"
dümen geminin gövdesinden ayrılmıştı.. rotası yoktu, hep dua ile ilerliyordu...
hep dua...
deniz... sonu, ucu bucağı olmayan... gitmek istemediğin kadar yolu olan sonsuz mavilik...
ve mürekkep... sonu, ucu bucağı olmayan... yazmak istemediğin kadar yolu olan sonsuz derinlik...
ne kadar da benziyorlardı...!
biri mavinin her tonuyla insanı kendine mest ediyordu, diğeri harflerin..
insanın varoluşundan bu yana ona bahşedilen en güzel nimet..
ikisine de hayranım azizim..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder