9 Eylül 2016 Cuma


'Ölüm' ne demek dedim;;
'büyümek'. Dedi
Büyümek ne güzel şeydi oysa çocuk!
Ne güzel şeydi;
Buzdolabin buzluğuna boyun yetişmesi,
Zilli çalarken parmak uçlarına basmamakti..
Bayramda öptüğümuz ellerden sonra,
Artık başımıza kolonya dökülmemesi..
Hem Otobüste bizim için de bilet alinacakti..
Hatta hatta bi keresinde dişçi; 'artık büyümüş' diye
 benim için para aldığında ne çok sevinmiştim oysA.
Gurur duymuştum
Buyumustum...
Misafirlik te 'kahve icer misin?' diye
Sorulması..
Gelen minikler tarafından ellerinin öpülmesi ne hoştu..
Tek kötu yani;
Bayram haşlıklarının azalması
Bayram şekerleri nin azalmasıydi sanki.
Ama daha güzel şeylerin cogalmasiydi.
Büyümek ne guzel şeydi oysa çocuk!
Büyümenin sadece sorumluluk getirdiğini sanırdım,
KorkmaDim, korkmaDim hiç büyümekten
Yaşlanmaktan...
Göz kenarlarımdaki kirisikllardan utanmadim.
Ellerimdeki nasirdan..
Hatta hatta ölmekten..
Ama büyümek bi tek yaşlanmak değilmiş.
en sevdiğin bayram şekerleri,
en sevdiğin bayram haşlıkları
En sevdiğin bayram papuclari azalirken
En sevdiğin insanlar da azaliyormuş...
Büyüme be çocuk!
Büyümek hiç de güzel bi''sey değilmiş .

dolma kalem/ eylül/2016

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Hayat salkım saçak, düşüyor gözümüzden, gönlümüzden ..
hayallerimiz vardı, önce kizardi, sonra sarardi soldu düşmedi daha..
Can havliyle yaslandik bi duvara..
Bir duvara..
Duvar'a
Ve
Dua'ya...

Dua'ya durdu gönlümüz, gözümüz...
Safak kizilliginda kanayan yaralarimiz vardi,
İstediğimiz bir omuz, bir sıcacik avuctu.
Yuregimiz ısınacakti...
Yaralanan hayallerimizi saracakti..
Bekledik öylece, ne zaman, nerde, nasıl geleceğini bilmeden..
Bilmek belki de en önemli şeydi,
Her yorgun gözü dündoğumu sanarak
Büyüdük birlikte..
Hayaller ve yaralar da büyüdü bizle...

Dolma kalem



suskun gemi..

kalakaldı bir caminin avlusunda, nasıl ve ne zaman gelmişti. hiçbirşey hatırlamıyordu..
sürekli acılarını hatırlamaktan yıpranmış beyni ona yardımcı oluyordu, belki de bir çeşit tedaviydi bu. gecenin zifiri karanlığından, sabahın boz vaktine kadar uykusuz kalan gecelerde gözlerini tavana dikmiş öylece bakıyordu saatlerce.. ne sancılar bitiyor, ne acılar yineleniyor, ne üstüne çöreklenen zifiri karanlık dağılıyordu.. yıllardır rüzgarın uğultusu hiç gitmiyordu kulaklarından yaz gecelerinde bile. öyle ki ağustos sıcağında bile üşüyordu..

sen hiç kış gecelerinde üzerinde hiçbir şeysiz uyudun mu? kemiklerine kadar işlemiş soğuktan yanan ve kaskatı olmuş vücudunu hareket ettirmeye çalışırken ellerine hohlayarak ısıtmaya çalımış ve yetmemiş defalarca hayalleri çalınmış... 


çaydanlıktan çıkan buharla ısınmaya çalışan, en son duyduğu sıcaklık tuttuğu çok şekerli çay bardağında olan... 


sahi, sen hiç unuttun mu? 


peki, hiç sustun mu?
 

8 Kasım 2013 Cuma

...
bugün günlerden dua günü, saat seherin kızıllığına beş var.. her yer zifiri karanlık olmasına rağmen sokaklar gebe güneşin doğuşuna..


bu kuş cıvıltıları da nereden?
karanlıklara gizlenip, doğacak güneşi karşılamak için hep bir ağızdan tempo tutuyorlar..
bir mezarlık yanından geçiyor yol.. bir çeşme başından..

yolların tarifi mümkün olmayan imkansız, yürünmez hallerine aldırmayanlar ulaşıyorlar sadece vuslata.. güneşin batışıyla birlikte oluşan kızıllık
 geçeli çok olmuş.. doğuşuyla birlikte her gölge kaçacak kendi yoluna, ahd etmiş, azimle yürüyen o taşlı dikenli yolların en ücra köşelerine saklanmış büyük kalabalıklar var her bir çakıl taşının ardında.. ayağına batan gölgelere aldırmadan yürüyeceksin, olmayacak sendeleyeceksin... öyle bir çamur deryasına uzanacak ki ayağın hani adım atsan içinde boğulacağın bir umman.. bittim, tükendim derken, yorgunluktan bitap düşmüş, yürümekten dermansız kalmış dizlerini ovuştururken, her karanlık yol aydınlığa ulaşacak bir kez daha.. en beklemediğinde, hep rüyalarında gördüğün o mutlu sona ulaşacaksın... belki inanamayacak yüzlerce kez gözlerini ovuşturacaksın...

evet bu sana sabrından, azminden, cesaretinden kim bilir belki de cahilliğinin verdiği bilgisizlikle birlikte ama hep ümit ederek, inanarak, coşkuyla yürüyüp hiç aldırmadan basıp geçtiğin gölgelerin hatrına verilmiş armağana ulaşacaksın..

bu bir rüya olmalı dediğin an, aslında bir rüya olmadığına anlayacaksın...

'inanamıyorum' narası o kızıllıkla birlikte kaybolan karanlıklarla güneşe karışacak kendi yalnızlıklarına...

bir gün

bir gece

bir ay

belki bir ömür...

gölgenin kızıl saçları rüzgarda salınacak bir rüya gibi...

hiç durmadan dua edeceksin...

unutma günlerden dua günü...

aylardan rüya...
kum saati..

doğumdan ölüme dek süren bir yol..

ve uçsuz bucaksız çölden kum toplamaya giden yolcu.
belli ki kendi kum saati için heybesine kum doldurmak için çıkmış yola.

ne ulvi amaç!

güneşin soğuk yüzü olmaz mı hiç?
yakıcı bir soğuk yok mu?
dondurucu bir sıcak!!!

bir uçtan bir uca geçmek çölü,
ne gözü kara bir gidişat..
yolculuk nereye?
bencilce...
kimin için?
kendin için
yani; 'sen'

kumları heybene doldurmuşsun ve kum saatini durdurmaya çalışıyorsun.
güneşten donup, soğuktan yanarken üstelik...
kış güneşi gibi değerli olmak varken
yaz güneşiydin..

işte memnuniyetsiz bir hayat bu sonucu getiriyor insana..

sonuç eşittir hiçbir şey.

oysa her şeydi..
ahular ahusu oldu zalim...

çok komik!!!
"semaya açılan bir çift el
duaya ardışık bir çift göz..

alacakaranlığa karışmışken,
tuzlu suyla abdest almıştı...

diledi rabbinden aklında içini yakan ne varsa
binlerce yıldızın şahit olduğu o gece..
gökyüzündeki en çok parlayan ve göz kırpan o yıldız
... "