29 Haziran 2012 Cuma

sevmek..

bencilliktir, çünkü insan bencil bir varlıktır. sevme nedenleri de diğer nedenleri gibi bilinçli yahut bilinçsiz bir şekilde kendine göre hesaplar. sevdiğimiz insanlarda dikkat ederseniz kendinizden yani "ben" den bir parça görürüz,"ben" in eksik yönlerini tamamladığı için ve sevdiğimiz insanda kendimizi bulduğumuz için severiz, "biz" den bir parça olacağı için birliktelik devam eder... "ben" i sevip, düşündüğü için, "ben" in arzularına karşılık verdiği için devam eder... doğrusu şu ki sevme nedenimiz kendimizi çok seviyor olmamız...

küseriz sevdiğimize neden?
"ben" i kırdığı için
severiz mutlu oluruz neden?
"ben"i onure ettiği için
terkederiz bazen neden?
"ben"i onda göremediğin için, artık o sen değildir. sende değildir.

en büyük neden biz ve bitmeyen isteklerimizin çeşitliliği.

28 Haziran 2012 Perşembe

zifiri karanlık geceler;

gözlerini açtığında etrafta ne bir ses ne de bir nefes vardı. hiç olmadığı kadar yalnız ve hiç görmediği kadar biçâre..
kurtuluştu...
kaçıştı...
dibe vuruştu...

korkularından sığınmak için bir liman bulmalıydı, lakin o kadar yabancıydı ki gizlenecek hiçbir yer bilmiyordu...

bilmemek...? belki de en iyi şeydi kim bilir? yahut en kötü şey. bildiğin zaman yapman gerekenlerin kulesi yükseliyordu bir bir... ne olacaktı ya şimdi?

bir ay yükselsin istiyordu gecesini aydınlatmaya dair...
hayata dair... umuda dair, bir nebzecik olsun bir ışık görmek istiyordu. bir minicik parlak bir yıldız... her zaman gökyüzünü süsleyen yıldızlar yoktu. bir tanesi olsaydı yeterliydi. bir samanyolu istemiyordu ki...

yorgundu, gözlerinin altında oluşmuş çizgilerden ve çöküklükten belliydi ve uykusuzdu... gözlerini faltaşı gibi açsa da katran karası gecelerden dolayı hiç olmuştu...

kiralık vermişti isteklerini ve duygularını bir valize koymuş ucuna taş bağlamıştı... yapacağı tek şey onları denizin en derin yerinde salıvermek... onun için bile gidecek tek cıkış yoktu...

gitmek ve bir daha hiç gelmemek isteği...
kendinden gitmek ve bir daha dönmemek...
kendinden coook uzaklara taşınmak, göçmek... hicret...
ben...
ben aslında yoğum diyebilmek içindi tüm bunların hepsi...

'ben aslında yoğum'
söğüt gölgesi..

kökleri büyük bir uçurum kenarında olan asırlık söğüt gölgesi...

çok yüksekte bir tepedeydi meskeni, birbirlerine bağlılık yemini edenler o söğüdün gölgesinde söz verirdi. yolu öyle dar, öyle keskin virajlı öylesine tek adımlıktı ki herkesin cesaret edip bir tek adım dahi atacağı cinsten değildi...

iki ayrı köyün genci karar verdi o söğüdün gölgesinde gölgelenmeye, kuzeyin oğlu ve güneyin kızıydı... ikisi de gençliğinin vermiş olduğu deli cesareti başında, yoksa mümkün mü başka türlüsü...

bir gece sabah bozuyla birlikte yürümeye başladılar yola sırtını verip, aşağıya bakmadan o tek adımlık dar geçitten yürümeye başladılar...

agacın gölgesi yeryüzünün katmanlarının en derinine kadar uzanıyordu sanki, gökyüzüne doğru uzanan kısmından beş kat daha derin ve dağılmıştı... uçurumdan görüntüsü köklerin yarı kısmının dışarda kalanıydı.. nice kasırgalar, nice yağmurlar görmüştü söğüt kökleri ve gölgesiyle birlikte gece yıldızlara eşlik ederek duruyordu yerinde yeniden gelip söz verecekler için...

kuzeyin oğlu güneyin kızının gamzelerinde bulmuştu kendini kaybettikten bir süre sonra, saçlarından bağlama yapmıştı gönül mabedinin en mahrem yerine saklamıştı, ara sıra çıkartıp dertli dertli söylerdi karşı dağlardan sesi gelirdi... güneyin kızı, kuzeyin oğlunun gözlerinde boğulmak üzereyken çırpınıp zor kurtarmıştı kendini tabi buna kurtulmak denirse. mest etmişti onu gözlerindeki girdaplara iyice dalmadan kaçırıyordu bakışlarını hani az daha baksa ölüp gidiverecekti...

bir yanı uçurum olan dolambaçlı yollardan nihayet vardılar son ara uçurumu geçmesi için kuzeyin oğlu elini uzattı güneyin kızına ve rahat geçmesi için ayağını uçurumun diğer yanına koydu;

- gamzelerinde kaybolduğum, gamzelerinde kaybolmaktan medet umduğum tut ellerimden, seni asırlık söğüt gölgesine vardırayım, aşkımız da asırlık olsun...!
- gözlerindeki girdaplarda boğulduğum sana bakamıyorum, biraz daha baksam alıp gidivereceksin tüm bedenimle birlikte ruhumu sana teslim edeceğim şuracıkta, al ellerim senin olsun... asırlarca...

asırlık söğüt gölgesinde bağdaş kurup oturdular, kuzeyin oğlu gamzesinden yüz çevirdi sevdiceğinin, güneyin kızı gözlerine bakmaktan mahcuptu...! işte bu haldeyken birleşti elleri ve kuzeyin oğlu güneyin kızının ömrünü verebileceği yanağına bir buse kondurdu... acı hayatlarının en tatlı busesi buydu...!

ikisinin de dudaklarından bir kaç karmaşık kelime süzüldü, öyle ılık bir bahar akşamıyken birden sağanak boşalan bir yağmur sesi gibi coşkundu... çöl sıcaklığı kadar yakıyordu...bir söğüt gölgesi duydu, bir rüzgâr o kadar...
kalabalıklar içinde yalnız olmak..

insanın hem çok özlediği hem de uzak kalmak istediği yalnızlık... hem en uzağında hem de en yakınında olsun ister her daim... ne zaman arzu etse yanında bir dost eli görmek... ne zaman ihtiyacı olsa omzuna başını yaslamak ister. bunun zamanını iyi belirlenmemiş hallerde gelişigüzel hayatımıza serpiştirdiğimizde bunalırız işte ve tam o zaman sorun olur içimizde kalabalığın ve keşmekeşin ortasında buluveririz bir anda kendimizi. kalabalıklar üstümüze üstümüze gelir o an bir yığıntı halinde;

etrafında binlerce kişi olsa ne yazar?
binlerce kişi emrinde olsa ne yazar?

binlerce kişi senin emrine amade bile olsa insan bu hissiyatı duyabilir ve o an onun için günlerin geçmeyeceği kadar zor olan saatlerin dakikaların saniyelerin hatta gözünde büyüyüp bir yıl gibi geleceği zamandır.

dost elinin yanında olmasa da her daim omzunda olduğunu hissetmek güzel, ya da kötüdür onun yanında olmasa da elini çekmiş olduğunu bilmek.

zaten ne verebiliyoruz ki hayatta birbirimize gerçekten?

neyimiz var ki güler yüzümüz, merhametimiz, sevgimizden başka? oysa ne kadar da cimriyiz bu konuda, ne kadar da benciliz, ne kadar kıt, ne kadar tahammülsüz. burnumuzdan soluyoruz en küçük bir şeyde?

kızgınlığımız tavan yapıyor en olmadık şeyde;

hani örtmek ayıp ve kusurları?

hani affetmek hata ve yanlışları?

hani güvenmek?
dün..

doğduğumuz andan itibaren başlayan, her geçen günü kendisine ekleyen, muhasebe altında tutulan, başarı ve başarısızlıklarımızı emanet ettiğimiz ve yarınların güzel olması için ne yaptığımızın, nasıl bittiğinin önemli olduğu gün, bir daha asla erişemeyeceğimiz, ölüme her dakika yaklaşılan ve ne yazık ki hiç kıymeti bilinmeyen bir öksüz yavrucak;

paslanmış kalplerimizin zımparası ol(a)mayan...
kırılmış.. parçalanmış.. üşümüş... üşenmiş...
ne gereği gibi sevebilmiş, ne de sevilebilmiş...
duymadan.. doyamadan diğer güne eriştiğimiz..
kulaklarımızı sağır edercesine sessiz çığlıklara karışmış...
yarım yaşamışlık üzerine bir de çocukluk çeketin gibi kalmış; dar, soluk, kolu kısa...
köhne, virane, unutulmuş, çürümüş... en uzak dağın tepesinde ve kayaların arasında sıkışmış...
ulaşılamaz artık nafile...

dünden tek kalan türkülerdir, dünü içinde yaşattığımız yarınlara;

başın öne eğilmesin
aldırma gönül aldırma
ağladığın duyulmasın
aldırma gönül aldırma
kim var..

bazen hiç umrunuzda olmayandır..

efkârınızdan gözünüz hiçbir şey görmediğinde. düştüğünüz bir kuyunun en dibinde olduğunu hissettiğinizde bir merdiven var mı diye bakınmadığınızda..

o zaman öyle bir zamandır ki; bütün hıncınızla koştuğunuzda ayağınıza çelme takan kimmiş diye kafanızı çevirmeye vaktiniz olmadığında..

bir amaç için dört nala giderken arkanızdaki seslere aldırmadığınızda..

bir dert için iki elinizi başınızın arasına alıp omzunuza dokunan için kafanızı dahi kaldıracak dermanı kendinizde bulamadığınızda..

bir sevinç için ayaklarınız yerden kesildiğinde, sizi nefretle izleyenleri görmediğinizde..

bir de kafanızı kuma gömdüğünüzde sizin bir göz olsun acaba "kim var" diye düşünmediğiniz oysa farkettiğiniz andan itibaren üzerinizdeki bir çok gözün farkında olduğunuzdur...

olsundur,

olur öyledir...
mürekkep..

insanoğlunun en harikulâde buluşu.. buluştan da öte, kardeşi, annesi, babası, yol arkadaşı, sevgilisi, çocuğu, abisi, ablası...

düşüncenin renklendirilmiş, az tatlandırılmış, az su katılıp ayran yapılmış, az kahve konulup keyiflendirilmiş, az asit sunulup yakılmış... susuzlara su, yalnızlara dost olmuş.. harflerle birlikte buluşmuş, kaynaşmış, hem dem olmuş öyle sunulmuş... bazen kendine, bazen başkalarına.. anlayanı çıkmış, sevip beğenmiş, kusur bulanı çıkmış sırt dönmüş... kimi bulaşır diye korkup ürkmüş... kimisinin dert ortağı olmuş.

varsın lekelensin üstüm başım... bulansın mürekkebe, ola ki bulandığım o olsun...

gün gelmiş kan gövdeyi götürürken, bir imza ile gözü yaşlı anaların mendili olmuş...
gün gelmiş bir milletin kurtarıcısı
gün gelmiş bir milletin musallatı olmuş...

eline yakışan da almış, yakışmayan da...
eline lazım olmayan da kullanmış, olan da...

suçu var mıymış...?

bir adı özgürlük, bir adı esaretmiş...